KONULAR
Hukuken yürürlüğe girmeyen Sevr Anlaşması’nın 106. yılı
İstanbul Hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında “Türk Milleti’nin idam hükmü anlamına gelen anlaşma” olarak nitelenen Sevr Antlaşması bundan tam 106 yıl önce 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalandı.
Sevr Antlaşması, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ve Osmanlı Padişahı tarafından imzalanmadığı için hukuken geçersiz kabul edilen bir metin niteliğini taşır.
Osmanlı Devleti 1914’te girdiği I. Dünya Savaşı’ndan, 30 Ekim 1918’de, son derece ağır şartları içeren 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayarak çıktı. Osmanlı Devleti’ne fiilen son veren bu ateşkes anlaşmasını izleyen günlerde İngiliz, Fransız ve İtalyan işgalleri başladı.
Lord Curzon 18 Kasım’da Avam Kamarasında yaptığı konuşmada, “Kürt, Arap, Ermeni, Rum ve Yahudilerin Türk egemenliğinden kurtarılacağını” söylüyordu. Ermeniler de kurdukları alaylarla Mondros Ateşkes Antlaşması’yla onlara bırakılması düşünülen altı vilayeti ele geçirmek üzere Doğu Anadolu’da baskıya başladılar. Bunu Paris Barış Konferansı’nda verilen onaya uygun olarak, Yunan Ordusunun 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkması ve Ege’ye yayılması izledi.
Osmanlı delegeleri bir Fransız gemisiyle Fransa’ya gönderildi. Paris’te antlaşmanın hükümlerinin yumuşatılması için yapılan son rica reddedildi.
17 Haziran 1919’da bir Türk heyetinin görüşmelere katılmasına izin verildiğinde, henüz bir barış taslağı hazırlanmamıştı.
Heyet başkanı Damat Ferit Paşa, “Tüm kabahatin İttihat ve Terakki Partisi’nde olduğunu belirterek, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünün korunmasını” istedi. Konseye “Ermeni sınırı, Mısır, Kıbrıs meselelerini görüşmeye hazır olduğunu” içeren bir metni sundu. Bu metin için Wilson, “ömrümde bundan daha aptalca bir şey duymadım” derken, L. George “iyi espri” ifadesini kullanarak, “Türklerin siyasî kabiliyetsizliğinin en iyi kanıtı” yorumunu yapıyordu.
Yaşanan sürecin ardından Damat Ferit hükümeti 30 Eylül’de istifa etmek durumunda kalacaktı.
Anadolu’da Millî Mücadele hareketi
Fransa’da Anadolu toprakları paylaşma çabası sürerken Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkmış, halkı Millî Mücadele’yi başlamıştı bile.
Mustafa Kemal Paşa, 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi’ni açış konuşmasında şunları söylüyordu:
“Tarih, bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Binaenaleyh böyle bir nikap-ı bâtılın arkasından vatanımız ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, kanaatler muhakkak iflasa mahkûmdur... Memleketimizde külliyetli ecnebi parası ve birçok propagandalar cereyan ediyor. Bundaki gaye pek aşikardır ki millî hareketi yarıda bırakmak, millî emelleri felce uğratmak ve vatanı işgal gayelerine ulaşmaktır. Bununla beraber her devirde, her ülkede ve her zaman olduğu gibi, bizde de kalbi, asabı zayıf, gayri müdrik insanlarla beraber, refah ve şahsî menfaatlerini vatan ve milletin zararında arayanlar vardır. ...zayıf noktaları arayıp bulmakta pek mahir olan düşmanlarımız ülkemizde bunu adeta bir teşkilat haline getirmişlerdir. Fakat mukaddes gayesi için çırpman tüm millet azimle bunları mutlaka süpürecektir.”
Bir porselen fabrikasında imzalandı
Fransa’nın Sevr şehrinde 10 Ağustos 1920 tarihinde toplantı için düzenlenen bir porselen fabrikasında anlaşma imzalandı. Orijinal hali Fransa’da saklanan anlaşma 433. madde ve eklerden oluşuyordu.
Bu anlaşmayı İtilâf Devletlerinin yanı sıra Yunanistan, Japonya, Ermenistan, Belçika, Hicaz, Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve Çekoslovakya temsilcileri de imza attı. Osmanlı Devleti adına imzalayan isimler ise Hadi Paşa, Reşat Halis Bey ve Rıza Tevfik idi.

ABD, Osmanlı ile savaşa girmediği için bu antlaşmayı imzalamadı. Antlaşmada imzası olmayan devletlerden biri de o tarihte Milletler Cemiyeti üyesi olmayan SSCB idi.
Sevr, I. Dünya Savaşı sonrası imzalanan barış antlaşmalarının en ağırıdır. Tarihçilere göre anlaşma “Kin ve intikam kokar. Türkün ana yurdunu parçalar, yapay devletler oluşturur. Türk’e hayat alanı yoktur.”
Sevr Antlaşması’nın maddeleri
Türklerin Anadolu’da bir avuç toprağa sıkıştırıldığı anlaşmanın maddeleri özetle şöyleydi:
-İstanbul, Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak kalmaya devam edecek. Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü yerler İstanbul ve çevresinden oluşan küçük bir toprak parçası olacak; eğer Osmanlı Devleti, İtilaf güçlerinin belirlediği şartlara uymazsa İstanbul’da ellerinden alınacak,
-Batı Anadolu ve Doğu Trakya Yunanlılara verilecek,
-Ege Adaları Yunanistan’a bırakılacak, Rodos ve 12 Ada İtalya’ya verilecek,
-Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti ve güneyinde Kürdistan Devleti kurulacak,
-Irak, Musul ve Arabistan İngiltere’ye verilecek,
-Boğazlar, bütün ülkelerin gemilerine savaş zamanında bile açık olacak. Ayrıca boğazlar on ülkeden oluşan bir Avrupa Komisyonu tarafından yönetilecek ve bu komisyonda Türk temsilci yer almayacak.
-Kapitülasyonlar; İngiliz, Japon, Fransız ve İtalyanlardan oluşan bir komisyonun düzenlemesiyle genişletilerek yeniden gündeme gelecek ve bütün azınlıklar bu ayrıcalıklardan yararlanabilecekti. Ayrıca azınlıklara geniş haklar verilecek ve askerlik yapmayacaklardı,
-Azınlıklar okul ve dini kurumları açabileceklerdi. Osmanlı’nın bu konuda yaptığı uygulamalar ise denetlenebilecek.
-Osmanlı Devleti’nin mali durumu ve bütçesi İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan oluşan komisyon ile Düyun-u Umumiye İdaresi tarafından yönetilecekti. Bu komisyonda Osmanlı üyeleri sadece danışman olarak yer alacak.
-Osmanlı, mali bakımdan zor durumda olduğu için savaş tazminatı vermeyecek ve borçları silinecek.
-Osmanlı Devleti’nde zorunlu askerlik kaldırılacak ve askeri gücü 50.700’ü geçmeyecek. Ayrıca orduda ağır silahlar ve uçaklar kesinlikle bulunmayacak ve Osmanlı donanması İtilaf Devletleri’nin kontrolü altında olacak,
-Deniz Kuvvetleri’nde 13’ten fazla savaş gemisi bulunmayacak.
-Kürtler, Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet kurmak isterlerse ve bu istek Cemiyet-i Akvam tarafından kabul edilirse, Osmanlılar bu durumu kabul edecek.
-Osmanlılar, Mısır üzerindeki bütün haklarından vazgeçecek, Filistin, Irak ve Suriye için alınan kararlara uyacak.
-Hicaz (Arap yarımadası) bağımsız bir devlet olacak.
-Osmanlı Devleti İzmir’deki egemenlik haklarını Yunanistan’a bırakacak ve kalelerden sadece birinde Türk bayrağı dalgalanacak.
-Şam ve çevresi, Mardin, Antep ve Urfa Fransa’ya verilecek; Sivas’ın kuzeyine kadar olan bölgede Fransız nüfusu yer alacaktı,
-İzmir bölgesi dışındaki Batı Anadolu, İtalya’ya ait nüfus bölgesi olacaktı.
Mustafa Kemal’in Sevr Anlaşması’na dair düşünceleri
Sevr Antlaşması’nı kesinlikle reddeden ve onu “onursuz” olarak niteleyen Mustafa Kemal Atatürk, 1921 yılında Amasya Genelgesi’ni yayınladı. Bu genelgede Sevr Antlaşması hakkında şu sözleri yer alır:
“Sevr Antlaşması, milletimizin tarihinde görünmemiş bir aşağılığı ortaya koyan, milli varlığımızı yok etmeye çalışan bir anlaşmadır. Bu anlaşma asla kabul edilemez ve Türk milleti için bir ölüm fermanıdır.”
Bu sözler, Atatürk’ün Sevr Antlaşması karşısındaki kararlılığını ve Türk halkının bağımsızlık mücadelesine verdiği önemi açıkça ortaya koymaktadır.
Mustafa Kemal ise 17.01.1921’de United Telgraph muhabirine verdiği demeçte, “siyasî, adlî, İktisadî ve malî bağımsızlığımızı imhaya ve sonuç olarak yaşama hakkımızı inkâr ve ortadan kaldırmaya yönelik olan Sevr Antlaşması bizce mevcut değildir” demiştir. Mustafa Kemal şöyle der: “Oysa Türk’ün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir”.
Sevr Antlaşması’nın sonuçları
Osmanlı, hukuki varlığını sadece kâğıt üzerinde sürdürmeye devam etti ve İtilaf Devletleri’nin sömürgesi haline gelmiştir, Osmanlı Devleti’nin ekonomisi, yabancıların denetimi altına girdi.
Osmanlı, bu antlaşmayla resmen parçalandı ve toprakları paylaşıldı.
Sevr Anlaşması 1. Dünya Savaşı’ndan sonra yürürlüğe konulamayan tek antlaşma olarak niteliğindedir.
Sevr’in kabul edilmesi için Meclis-i Mebusan’da görüşülmesi ve Padişah Vahdettin’e gönderilmesi gerekiyordu; ancak tam antlaşmanın imzalandığı tarihte Meclis-i Mebusan kapalı olduğu için kabul edilmemiştir.
TBMM, imza heyetini 19 Ağustos 1920’de vatan haini ettiğini ve bu sonucu kabul etmediğini duyurdu. TBMM, Misak-ı Millîden hiçbir şekilde ödün vermeyeceğini açıkladı.
Osmanlı’nın imzaladığı son anlaşma olan Sevr Antlaşması, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ve Osmanlı Padişahı tarafından imzalanmadığı için hukuken geçersiz sayıldı.
Bu durumun üzerine İtilaf Devletleri Lozan Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı.
Sevr Antlaşması’nın hükümlerinin Türk milletini umutsuzluğa sürüklemesi gerekirken tam aksine bu antlaşma sayesinde Türk milleti daha güçlü hale gelerek kararlılığını gösterdi.
İtilaf Devletleri Sevr’den vazgeçmedi
Sevr antlaşması yürürlüğe konulmaması bakımından Ayestefanos Antlaşması’na benzetilir. Ayrıca hukuken yürürlüğe girmeyen bir anlaşma niteliğindedir.
Kurtuluş Savaşı’na rağmen İngiltere sonuna kadar Sevr’i uygulamaya çalıştı. Büyük Taarruz’un dördüncü günü, Atina’daki İngiliz Maslahatgüzarı, Lord Curzon’a çektiği telgrafta, “İngiliz aslanı sayesinde kral II. Konstantin’le kraliçe Sophia’nın Ayasofya kilisesinde taç giymelerini sabırsızlıkla beklediklerini, İstanbul’un Yunanlılara devrinin Doğu Sorununun tek çözüm yolu olduğunu, Sevr’in 36. maddenin de bunu ima ettiğini” yazıyordu.
Ertesi gün Başkomutanlık Meydan Muhaberesi kazanıldı. Ama 7 Eylül sabahı Lord Curzon, “Anadolu’da Yunan başarısızlığı bizim Avrupa politikamızı terk etmemiz için bir neden değildir” derken, Koloniler Bakanı Churhill ve Başbakan L. George, “ne pahasına olursa olsun Boğazların Kemalistlere kaptırılmayacağını, İngiliz kara ve deniz askerlerinin tüm güçleriyle silahla karşı koyacağını” söylüyordu.
(Saygı notu: Bu yazıda Prof. Dr. Gülnihal Bozkurt'un Aralık 2003'teki Beşinci Uluslararası Atatürk Kongresi’ndeki 'Sevr'i Bilmek, Lozan'ı Anlamak' başlıklı bildirisinden geniş ölçüde yararlanıldı.)








